Sürdürülebilir turizm nedir avrupa birliği çevre politikası ve sürdürülebilirlik yenilikçi ve rekabetçi turizm

0 5

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT FAKÜLTESİ TURİZM İŞLETMECİLİĞİ BÖLÜMÜ

AVRUPA BİRLİĞİ VE TURİZM DERSİ

SÜRDÜRÜLEBİLİR TURİZM NEDİR?

Sürdürülebilir turizm nedir? Bireylerin etkileşim içinde olduğu ya da olmadığı ortamın bozulmadan veya değiştirilmeden; dokuya uygun şekilde korunarak, kültürel bütünlüğün, ekolojik süreçlerin, biyolojik çeşitliliğin ve yaşamı sürdüren sistemlerin idame ettirildiği ve bununla beraber tüm kaynakların ziyaret edilen bölgedeki bireylerin ve turistlerin ekonomik, sosyal ve estetik gereksinimlerini karşılayacak şekilde ve gelecek kuşakların da aynı gereksinmelerini karşılayabilecekleri biçimde yönetildiği bir yaklaşımdır.

Sürdürülebilir turizm ile turizmin insan ve doğa üzerindeki olumsuz etkileri en aza indirilerek yerel ekonomiye, doğal ve kültürel mirasın korunmasına, bölge halkı ile ziyaretçilerin yaşam kalitelerinin artmasına katkı sağlanması hedefleniyor.

Sürdürülebilir turizm kavramı aslında bir turizm türünü değil, farklı turizm türlerinin geliştirilmesine yönelik faaliyetler yürütülürken benimsenmesi gereken ilkeleri tanımlanmaktadır. Bu kapsamda farklı turizm türlerinin ekonomik, kültürel, sosyal ve çevresel sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde geliştirilmesi ve toplum temelli bir anlayış ile turizmin yerel ekonomik kalkınma boyutuna odaklanılmasına yönelik çalışmalar yürütülüyor.

Avrupa Birliği sürdürülebilir, yenilikçi ve rekabetçi turizm hedeflerine ulaşabilmek için, turizm politikalarının öncelikli olarak ağırlık verdiği nokta ise çevre konusu oldu. Çevre politikaları ile sürdürülebilir bir turizm gerçekleştirmeyi amaçlayan AB, konuyla alakalı bir sürü politikalar sunmuştur.

AB ÇEVRE POLİTİKASI VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

1997’de imzalanan Amsterdam ile sürdürülebilir kalkınmanın Avrupa Topluluğu’nun amaçlarından biri haline getirilmesi ve çevrenin korunmasının mutlak ilkelerden biri olduğunun kabulüyle birlikte, çevre politikasında ABA sonrası yeni bir adım atıldı. Bu iki antlaşmanın müzakere ve kabul süreçleri boyunca (1992-2000) yürürlükte olan “Sürdürebilirliğe Doğru” başlıklı beşinci topluluk çevresel eylem planında, çevre kirliliğine neden olan tüm faktörleri kapsayan “yatay” bir yaklaşım izlendi. 2000’de kabul edilen “Çevresel Sorumluluk” başlıklı beyaz kitap ile çevreye verilen zararlara karşı olan sorumluluklar temelinde geliştirilen topluluk programlarının ve bu türden zararların giderilmesine yönelik tedbirlerin önemi yeniden vurgulandı. Komisyon 2001 Mayıs’ında ise “Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi” başlıklı raporunu yayınladı. Bu raporda sürdürülebilir kalkınmanın önündeki en önemli tehditler arasında küresel ısınma, biyoçeşitlilikteki azalma ve ulaştırma alanındaki kalabalıklaşmanın kentlerde yarattığı kirlilik de yer almaktaydı.

Şu anda yürürlükte olan altıncı çevresel eylem planında ise Lizbon süreci ile paralel olarak 2010 yılına kadar çevre politikasında gerçekleştirilmesi hedeflenen öncelikler belirlendi. Çevre politikası alanında iklim değişimi doğa ve biyolojik çeşitlilik, çevre ve sağlık ile doğal kaynaklar ve atıklar dört öncelikli alan olarak belirlendi. Altıncı program bu önceliklere yönelik olarak uygulamaya sokulacak tedbirlerin çerçevesini de çizmektedir. Bunlar, çevreye ilişkin mevzuatın uygulanmasında ilerleme sağlanması, çevre politikası alanında piyasa aktörleri ve yurttaşlarla birlikte çalışılması ve diğer topluluk politikalarında çevreye ilişkin konuların dikkate alınmasıdır.

Altıncı programın getirdiği en büyük yenilik, oluşturulmaya çalışılan bütünleştirilmiş ürün politikasıdır. Buradaki amaç, değişik ürünlerin çevre açısından daha sürdürülebilir hale getirilmesi sayesinde, yeni bir doğal ürünler piyasası oluşturulmasıdır. Bütünleştirilmiş ürün politikası bir ürünün hayat döngüsündeki her aşamayı dikkate alarak, en etkili tedbirlerin alınabilmesini hedeflemektedir. Komisyonun 18 Haziran 2003 tarihli tebliğiyle uygulamaya giren bu politikanın bir diğer amacı da, ürünlerin her aşamasında üreticilerden tüketicilere tüm tarafların sorumluluk almalarını sağlamaktır. Komisyon bu yaklaşımın sonucunda, şu andaki bütünleştirilmiş ürün stratejisini 2001 Şubat’ında yayınladığı yeşil kitabın ardından, tüm tarafların katıldığı toplantılar ve uzman atölyeleri sonrasında, taraflardan gelen 130’a yakın yorumu dikkate alarak oluşturmuştur.

Çevre politikası geliştikçe, bu politika kapsamına alınan konuların sayısı da arttı. Topluluk mevzuatının geliştirilmesi ve mali yardım programlarının uygulamaya sokulmasının yanı sıra, eko-markalama, topluluk çevresel yönetim ve muhasebe sistemi, kamu ve özel sektör projelerinin çevre üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi sistemi ve üye ülkelerde çevreyle ilgili olarak yapılacak soruşturmalara ilişkin kriterler gibi bazı teknik enstrümanlar da geliştirildi. Örneğin 2001 Şubat’ında yayınlanan Gelecekteki Kimyasallar Politikası başlıklı beyaz kitap sonrası hazırlanan REACH sistemine ilişkin teklif, sağlık ve çevreye zarar veren kimyasalların kullanımına ilişkin bir merkezi veri tabanın oluşturulmasını ve yurttaşların bu kimyasallar konusundaki bilgilere ulaşabilmelerini hedefliyordu. Çevre politikasının şu andaki başlıca tartışma konuları, çevre politikasında kullanılan enstrümanların çeşitlendirilmesi ve kirletenin ödemesi ilkesine dayanan bir çevre vergisinin uygulamaya sokulmasıdır.

İç tedbirlerdeki ilerlemenin yanı sıra AB, yeni uluslararası girişimlerde de aktif rol oynadı. Topluluğun, kirliliğe neden olan atıklardan kirliliği yaratanları sorumlu tutmaya dayalı yaklaşımı, OSPAR Kuzeydoğu Atlantik’te Denizlerin Korunması Konvansiyonu’nun Paris’te yapılan, petrol üretiminin yarattığı kirlilik sorunlarının ele alındığı ilk konferansında da benimsendi. Topluluk, atıklar konusunda ayrıca, 100 ülkenin de imzaladığı Zehirli Atıkların Sınırlar Ötesi Hareketi ve Bunların Yok Edilmesi Konvansiyonu’na da (Basel Konvansiyonu) taraftır. Topluluk bu konvansiyon kapsamında OECD ülkeleri, üye ülkeler ve Liechenstein’la yapılan kirli atık ticaretini yasaklamıştır.

AB’nin uluslararası anlaşmalara taraf olduğu bir başka alan da, giderek daha fazla gündeme gelen küresel ısınma sorununu yaratan hava kirliliği konusudur. Bu alanda şimdiye kadar BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (1992) ve Kyoto Protokolü’nün tarafları 2008-2010 döneminde sera gazı emisyonlarının seviyesini 1990’lardaki seviyesinin yüzde beş altına düşürmeyi taahhüt ettiler. AB, Kyoto Protokolüyle ilişkili taahhütlerini daha sonra yeniden teyit etti. 2001’de Stockholm’de yapılan toplantısında, Avrupa Konseyi başta ABD olmak üzere, Kyoto Protokolü’nü tartışmaya açmayan ülkelerin tutumlarına ilişkin endişelerini ifade etti. 1-23 Temmuz 2001’de yapılan konferansta, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin tarafları Kyoto Protokolü’nün uygulanmasına yönelik prosedürler hakkında anlaşma sağladı ve daha sonra 9 Kasım 2001’de gerçekleştirilen Marakeş Konferans’ında, Kyoto Protokolü ile ilişkili bu prosedürlerin hukuki açıdan bağlayıcı bir metne dönüştürülmesi kabul edildi. Rusya’nın da kabulüyle birlikte, protokolün 2004 sonunda uygulamaya girmesinin önü açıldı. Bu süre zarfında Bakanlar Konseyi, komisyonun sera gazı etkileri konusundaki bir teklifini kabul ederek, bu gazların emisyonuyla ilgili bir izin sistemini yürürlüğe soktu. Yeni sistemde sera gazı emisyonu yapan kurum ve kuruluşlar, kendi ulusal otoritelerinden izin almakla yükümlüdürler. Bu izinler, ancak, başvuranların kendi gaz emisyonlarını takip edebileceklerini ve doğru olarak bildireceklerini kanıtlamaları halinde verilmektedir. Daha sonra her sanayi sektörüne belli miktarda gaz emisyonu miktarı getirilecek ve izin almayan operatörler, bu konuda izin almış olan emisyon hakkı satın almak seçeneğini kullanabileceklerdir. Gerekli izin koşullarına aykırı davrananlara ciddi para cezaları uygulanacaktır.

AB’nin, 2003 yılından itibaren çevre politikası kapsamında yurttaşların daha iyi bilgilendirilmesini sağlamak ve çevre mevzuatı uygulamalarını daha etkili hale getirmek amacıyla üye devletler ve topluluk tarafından 1998’de imzalanan Çevre Konularında Bilgiye Erişim, Kamunun Katılımı ve Adalet Hakkındaki Konvansiyon hükümlerine paralel düzenlemelere gidildi. 30 Ekim 2001’den itibaren yürürlükte olan bu konvansiyon, kamuoyunun çevre sorunlarına ilişkin bilgisini ve duyarlılığını arttırarak, kişilerin daha iyi çevre koşullarında yaşama haklarını korumalarına imkan vermektir. Topluluk, bu konvansiyon kapsamında 2003 yılında 2003/04 ve 2003/35 sayılı yönergelerle kamunun bilgiye erişimi ve çevre politikaları uygulamaya soktu. Son olarak 2004 Ekim’inde yurttaşların çevre konularında adalete erişme haklarına ilişkin bir teklif, komisyon tarafından Bakanlar Konseyi’ne sunuldu. Aynı tarihte topluluk kurumlarının ve yapılarının konvansiyon hükümlerine uygun bir şekilde çalışmaları için gerekli düzenlemeleri yapan bir yönetmelik de yürürlüğe koyuldu.

AB çevre politikasının başka bir uluslararası ayağı da 2001 Kasım’ında kabul edilen Doha Kalkınma Gündemi’nin uluslararası ticaret ilkelerini uluslararası ticaret anlaşmalarının hükümleriyle tutarlı hale getirmeye yönelik maddeleridir. Bu konuda AB çevrenin korunmasını DTÖ ilkeleri arasında sokmak ve çevreyle ilgili mal ve hizmetlere uygulanan tarifelerde indirim sağlamak yönünde bir yaklaşım izlemektedir. AB’nin çevre politikasının 2000 sonrasındaki önceliklerinden biri, beşince genişleme dalgasıyla AB üyesi olacak ülkelerle çevre politikaları alanında uyum sağlanmasıdır. Topluluk 2000 sonrası bu ülkeler için çevre ve ulaştırma alanlarına yönelik olarak uygulamaya koyulan, Katılım Öncesi Yapısal Enstrüman (PASI) vasıtasıyla mali yardım sağladı ve aday ülkeler 2001 yılı itibariyle AÇA ve Avrupa Çevresel Enformasyon ve Gözlem Ağı’na üye oldular.

Avrupa Komisyonu’nun, 3 Aralık 2003’te yayınladığı çevre politikasının gözden geçirilmesine ilişkin son tebliğde, AB çevre politikasının karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlar, Lizbon stratejisine çevre boyutunun eklemlenmesi, çevre konusundaki tedbirler ile ekonomik düzenlemeler arasında rekabetçi değil her iki alanında da  kazançlı çıkacağı işbirlikçi bir yaklaşımın izlenmesi ve genişleme sonrasında çevre mevzuatının uygulamaya girmesine öncelik verilmesi olarak belirlendi. (Hale Akay, 2005)

YENİLİKÇİ VE REKABETÇİ TURİZM

Farklı gereksinimleri karşılayan turistik ürünler, farklı niteliklere sahip olmak zorundadır. Fakat bu farklılıklar yaratılırken aşırı kaynak tüketimine gidilmesinden ziyade, küçük inovasyonlarla farklı tüketici gruplarının hizmetine sunulacak ürünlere imkan tanıyacak özellikte yaratılmalıdır. Neticede büyük düşünülüp sürdürülebilir bir ürün farklılaştırılmasına gidilmesi sayesinde maliyetlerin aşırı yükselmesine engel olunacak, geçici çözümlerle ortaya çıkan kaynak israfı engellenebilecektir. Crouch ve Ritchie turistik ürün çeşitliliğinin yüksek olduğu bölgelerin rekabet gücünün de yüksek olduğunu belirtmekte; Lerner ve Haber sürdürülebilir bir turistik yapı için turistik ürün farklılıklarının önemini özellikle vurgulamaktadırlar.

Günümüzün değişen rekabet anlayışı tüm sektörleri olduğu gibi turizm sektörünü de etkisi altına almış durumdadır. Geçmişin fiyatla rekabet anlayışının yıkılıp, fiyat dışı rekabet unsurlarının sürdürülebilir rekabet için gerekli koşul olduğunun anlaşılması, ürün ve üretim süreçlerinde yenilikçi yapıların, inovatif unsurların ön plana çıkmasına neden olmuştur. Bu yeni yapı sayesinde rekabet, ulusal boyutlarını aşıp, uluslararası bir çerçeveye oturmuştur. (AkifÖNCÜ, 2011)

SONUÇ

Turizm sektörüne hizmet eden kaynakların sürdürülebilir turizme imkan sağlayacak şekilde etkin kullanımı esastır. Sektörün orijinalinin doğa ve çevre temelli olması, biyolojik çeşitliliğin yanı sıra, tarihi ve sosyo-kültürel değerlerin de korunup gözetilmesini zorunlu kılar. Bahsedilen bu kaynakların kısa sürede yenilenemez bir yapı göstermesinin bu zorunluluktaki payı oldukça yüksektir. Bu bağlamda sürdürülebilir bir turizm, özünde, sürdürülebilir bir turizm politikasının varlığına ve bu politikanın düzgün bir şekilde uygulanmasına muhtaçtır. Turizm sektöründe sürdürülebilirlik kriterlerinin sağlanmasının, rekabet açısından da bir üstünlük ve avantaj yaratacağı ortadadır. Rekabet avantajının elde edilmesinde sahip olunması gereken unsurlar ile, sürdürülebilirlik unsurları birbirleriyle örtüşmektedir. Özellikle çevresel değerlerin bölge ve ülke ekonomisine turizm açısından sağladığı katkı düşünüldüğünde, çevre faktörünün rekabetin sürdürülebilmesindeki önemi daha iyi anlaşılacaktır. Çevreye zarar vermeden, ekolojik yapıyı bozmadan, sadece tüketim amacı güden bir pazarlama anlayışı yerine; yaşam standartlarını yükseltme odaklı bir pazarlama stratejisinin benimsenmesi gereklidir. Ayrıca yine pazarlama stratejileri oluşturulurken her tüketicinin talebi ayrı ayrı değerlendirilmeli, düşük maliyetli, işlevselliği yüksek inovatif ürünlerle ekonomik değerin artırılması hedef edinilmelidir. Yeryüzündeki kaynakların yavaş yavaş tükenmeye başladığı günümüzde, mevcut kaynaklarını uzun dönemde etkin kullanabilen firma ve ekonomilerin, gelecek yıllarda rekabet üstünlüğüne sahip olacaklarını ve bunu sürdürülebilir kılacaklarını söylemek mümkündür. Bu nedenledir ki, bir toplum için turizm sektörünün gelişimi fayda-maliyet analizi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Olaya ekonomik açıdan yaklaştığımızda bu bakış açısının kaynak kullanımında etkinliğin sağlanmasına yardımcı olacağını düşünebiliriz. Ayrıca turizm sektöründe sağlanacak olan bir sürdürülebilirlik, sektörün ekonomik gelişme sürecine uyumunda da önemli bir rol üstlenecektir.

Son söz olarak diyebiliriz ki; turizm sektöründe giderek artan rekabet gücünün hangi faktörlerden oluştuğunun bilinmesi, bu sektörde rekabet gücünün arttırılması ve sürdürülebilir kalıcı başarıların elde edilmesi için temel bir gereklilik ortaya çıkarmaktadır. Turistik ürünün sürdürülebilirliğinde çevresel korumanın yanı sıra etkin bir pazarlama, rekabetçi fiyatlar ile hizmet sunumu, turistik güvenlik ve kamu kabulü gibi faktörlerin de oldukça önemli roller üstlendiği düşünüldüğünde, akılcı ve uygulanabilirliği yüksek bir turizm politikasına ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Bu bağlamda; sektörün rekabet üstünlüğünün sürdürülebilir kılınması için firma-sektör-devlet üçgeninin birbirinden bağımsız değil, birbiriyle iş birliği içerisinde çalışmasına acil gereksinim bulunmaktadır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.